Karadeniz ve Doğu Anadolu Gezisi: Trabzon -Rize


 

Trabzon‘dan başladığımız Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu turuna devam ediyoruz.

Şimdiden söyleyeyim, siz de farkedeceksiniz zaten; 2. günden itibaren fotoğraflarda biraz düzelme olacak, Trabzon’da randımanlı çekim yapamamışım onu farkettim fotoğrafları tararken. Hem ilk gün sabah 4’te kalkmanın verdiği şaşkınlık, hem tura alışıp etrafı ve bulunduğum ortamı inceleme durumu derken yamrı yumru fotoğraflar çıkmış ortaya.

Bugün yoğun geçecek, Trabzon’dan Rize’ye doğru çay fabrikasından, karlı dağ zirvelerinden, maden suyu kaynaklarına, Memişağa’nın son varisinden, güldür güldür akan bir akarsuyun üzerinde zipline yapmamıza ve ölmememize kadar hepsini anlatacağım. O değil de zipline bizi taşıdı, kopmadı yani hala, şaşkınım çünkü şişmanız.

Untitled

Önceki gece kaldığımız otel’de verilen korkunç bulamaçlı yemek sebebiyle zehirlenerek ziyan olan grup üyelerimiz sabah biraz neşesiz kalktı haliyle. Bunu niye yazıyorum? Bana sürekli hangi tur şirketiyle gittiğimizi soruyorsunuz, ben de pek söylemek istemiyorum. Tavsiye olarak algılanmasını istemem çünkü, sebebi bu. Gezi noktaları açısından zengin bir tur da olsa, kaldığımız oteller ilk 2 gün leş gibiydi, zehirlenmeler, otel sahipleriyle kavgalar oldu. Rehberimiz konusunda da yer yer sıkıntı yaşadık; yaptığı ırkçı ve ötekileştirici yorumlar sebebiyle. Tabii bir de rehberlerin komisyon için grubu dandik alışveriş noktalarına götürüp, kazıklanmalarına göz yumması var. Tur’un fıtratında olan şeyler bunlar sanırım, ben ilk defa tura katıldığım için garip geldi.

Untitled

Ama gittiğimiz yerlere 7 gün içinde asla kendimiz gidemezdik. Zaten sarp tırmanışlar birbirinden kilometrelerce uzakta olan görülecek yerler, bir de her şeyin bireysel olarak yapmak isteyeceğimiz tatildeki toplam masrafı derken, özellikle karadeniz ve doğu anadolu için böyle kapsamlı bir geziye çıkılacaksa, tur en mantıklısı.

Biz önce bi hızlıca görelim, sonra sevdiğimiz yerlere uzun kalmaya kendimiz gideriz dedik ve önümüzdeki ayların tatil rotalarını, bu turda görüp beğendiğimiz yerleri de içine alarak oluşturmaya başladık bile. Mesela Artvin, Kars, Van ve Batum/Tiflis’e kesinlikle yeniden gideceğiz. Van’a çılgınca aşık olduğumuzu da belirteyim.

Fakat bugün konumuz biraz Trabzon, sonra hemen Rize!


Trabzon’dan kıyı kıyı giderek ilk iş Sürmene’deki çay fabrikasına gidiyoruz. Sabah 6’da uyandırılııp ilk iş çay fabrikasına götürüldüğümde hayata çok da umutlu bakmadığımı farketsem de 15-20 dakika içinde kendime geldim. Çaylar servis edildi, çay bitkisininz, çay içeceğinin tarihini, yetiştirilişini, toplanmasını, fermentasyon sürecini, hasatların sırasını dinledik.

Untitled

Şölen Çay fabrikasında bizi baya iyi karşıladılar, fabrikanın içine girip bütün ot kokusunu içimize çektik.

Untitled

Bir yandan içinde dağ çiçekleri olan yumuşak içimli yeşil çayımızı içerken bir yandan dev silindirlerde fermente edilen, parçalanan çay yapraklarını izledik, elimizi yaş çay yapraklarına soktuk, hatta taze çay yaprağı bile kemirdim.

Untitled

Nedense bana bir şey yenilebilir dendiğinde hemen ağzıma atıyorum, allah korusun bi gün başıma büyük işler gelebilir…

Çayın olayı hasatmış. Gıda Mühendisi abinin dediğine göre dünyada yetişen tüm çay bitkileri aynıymış, tam olarak araştırmadım ben abinin aktardıklarını yazıyorum size. Bizim marketten alıp içtiğimiz çayların yaprak oranları hasatlara göre değişiyor ve kaliteyi bu veriyormuş, aslında pek kaliteli de değilmiş bu hazır çaylar. Şaşırdık mı? Hayır.

Untitled

En değerli ve kaliteli hasat ilk hasat yani Mayıs Hasatı Çayı’ymış. Sadece fabrikalarında hediyelik olarak satılan bu çay olduğu gibi mayıs çay yapraklarında oluşuyor. Demlenmesi aldığımız hazır çaylar gibi 5-10 dakika değil 25-30 dakika sürüyormuş. Özellikle sallama ve demlik poşeti çaylara, hinlik yaparak, bolca çay tozu ve ince parçalar ekliyorlarmış ki rengini, demini çabuk versin. Mayıs çayı olduğu gibi tek hasattan muntazam yapraklardan oluştuğu için demini kolay vermiyor, fakat demlendiği zaman ise tadı tam bir şölen. Gıda mühendisi abi mayıs çayını neden pazara satmadıklarını sorduğumuzda birebir şunu dedi, “ONUN DA HEPSİNİ BİZ İÇİYORUZ”.

Çay zor bir iş, içsinler afiyetle, iyi yapıyorlar.

Çayın hakikisi nasıl demlenir diye sorduk. Bunu da birebir aktarıyorum, aynen şöyle dedi: “Çay yıkanmaz, silkelenmez; Karadeniz insanı gibidir çok uğraşırsan, bozarsın.”

Untitled

Çok güzel süpürge yapmışlar çalılardan, bunu karaköy’de okutsanız 1000 TL derler…

 Son olarak da, buradan aldığımız bir yeşil çay var, normalde çoğu zaman içimi sert olan yeşilçay’ın içine dağlarda yetişen kekik çalısının uzaktan akrabası olan mor bir çiçek koyuyorlar bu çaya. İçimi oldukça yumuşak ve çok lezzetli.


Çay fabrikasından sonra, Tarihi Memiş Ağa Konağı’na gittik. Trabzon’dan 15 kilometre ileride Sürmene ilçesinin Kastel Köyünde, harika bir deniz manzarasına nazır konumda bulunuyor. Yapım tarihi kesin olarak bilinmiyor, fakat uzmanların dediğine göre en az 140-150 senelikmiş. Ustalıkla yapılmış taş ve ahşap işçilikleriyle yerel Karadeniz mimarisinin en güzel örneklerinden olduğu söylendi, Yağmurun duvarlara temas etmemesi için uzun saçakları var.

Untitled

Memiş Ağa bölgenin son baş tımar ağası Hacı Yakup Ağa’nın oğluymuş, aşiretlerle yaşanan çekişmelerden sonra İstanbul’a sürülmüş. Oğlu, konağa asıl adını veren Memiş Ağa ise, bu aşiretleri daha 15 yaşındayken savurmuş ve babasının hem intikamını almış hem de bölgenin kontrolünü tekrardan eline almış. 1819 yılında da Osmanlı tarafından Ayan Ağalığına geçirilmiş, hatta sonra da Yüzbaşı ünvanı verilerek savaşlara desteklerde bulunmuş. 1850’lerdeki görevi de asker kaçaklarını yakalamakmış.
Konak’ta asıl yaşam 1. katta sürdürülüyormuş, 3 harem odası, memişağanın çalışma odası ve bir de büyükçe selamlık var. Alt katta zindanlar da varmış, girdik baktık fakat temelde oluşan hasarlar sebebiyle restorasyonda buraları betonla doldurup binayı sağlamlaştırmak zorunda kalmışlar.

Yapının en önemli öğesi Memişağa’nın çalışma odasının abartılı ahşap oymalarla ve canlı renklerle süslenmiş tavanı. Olduğu gibi ahşap işçiliği ve dönere havalandırma olarak açılan sistemi gerçekten görülmeye değer, eğer böyle şeylere ilginiz varsa.

Untitled

Memiş Ağa konağını bize ağanın son torunu, yani aslında son Ağa olan bir abi gezdirdi. Ağa’yı görmeden de gitmedik yani. Şu elindeki yüzük de ağalık yüzüğü.

Untitled

Konak 2000 yılında Çaykur tarafından restore edilip 2002 yılında açılmış ve bir Cafe Restaurant ile birlikte hizmet veriyor. İçerde çeşit çeşit Karadeniz balları, peynirler, tereyağları da bulmak mümkün.

Untitled


Memiş Ağa Konağı’ndan sonra hazır Sürmene’deyken, dağlara, yaylalara çıkmadan biraz bireysel silahlanalım dedik ve ünlü sürmene bıçaklarından almaya gittik. Sürmene bıçağı oldukça meşhur. Eskiden su yerine yunus yağı ile keskinleştirilen bıçak, hatta ünlü dikiş tutmaz bıçağı artık yunus yağıyla değil su ile yapılıyor.

Untitled

Yine de el işçiliği ve çok keskin. Dikiş tutmaz bıçağı da çift tarafı keskin çok büyük olmayan bir bıçak türü, 50’li yıllarda bireysel silah kategorisine girip, üretimi ve bulundurulması yasaklanmış bile, o derece. Saplarından çelik işçiliğine hepsi elişi.

Untitled

Bıçakların fiyatları 30 TL’den başlıyor 200 Liraya kadar, hatta özel yapım kılıçlarda binleri aşıyor.

Untitled

Gelmişken bıçkınlık yapmadan da gitmedik, Onur’un yeni profil fotoğrafı hazır.


Untitled

Şimdi en keyifli bölümlere geliyoruz, dağlar, vadiler, bayırlar, ovalar, kaynaklar, dereler şelaleler, hepsi birden başımızı döndürecek. Bu kısımdan itibaren hayatımda görmediğim kadar çok tonda yeşil rengini gördüm. Tam Mayıs ayında gittiğimiz için dağlardaki karların erimesiyle akarsular ve şelaleler taşkın bir şekilde gürül gürül akıyor yol boyunca. Biz de çıktıkça çıkıyoruz İkizdere vadisinden. Taa ki Ovit dağının tepesine çıkana kadar. Mayıs ayında kar topu oynamadık da demeyiz.

Untitled

Untitled

Untitled

2600 Rakım’da bulutlarla resmen göz hizasında oluyorsunuz. Durmadan bir tıkanan bir açılan kulaklar çoğu zaman rahatsız etse de, etrafa bakmaktan bir kere bile söylenmek aklıma gelmedi. 0 derecesinden 2600 metreye çok mutlu bir yolculuk.

Untitled

Untitled

Untitled

Untitled

Ovit dağına çıkarken birden bire çöken sis yüzünden görüş mesafemiz 3 metreye kadar indi. Biraz daha devam edip sisten kurtulmaya çalıştık ve neyse ki başarılı olabildik zira sis daha da artsaydı önümüzü göremeyecek ve tepeye çıkamayacaktık.

Untitled Untitled

Dağın tepesine çıkarken bile yolun üzerinde ve karşı dağın yamacında hala evler göz hizamızdaydı.

Untitled

Yolları görünmediği için alışık olmayan biz şehirlilere epey ürpertici ve şok edici geldi. İyi anlamda yani, haliyle İzmir ve İstanbul’da yaşayan ben ve Onur için bunlar görmeye alışkın olduğumuz şeyler değil. Bu da, Ovit Dağı’nda çektiğimiz en sevilen snap.


Şimşirli Köyü derenin hemen kenarında kalıyor, o yüzden yol boyu köprüler var.

Untitled

Ovit Dağı’ndan Biberoğlu Yaylası ve Ekşioğlu Yaylasından geçerek Şimşirli Köyü’ne geldik. Asma köprülerin yol boyunca gözümüze çarptığı, o yukarıda anlattığım güldür güldür akarsuyu geçince akarsu bir kola ayrılıyor. O tarafta ise ufak bir çeşme, çeşmeden dereye doğru doğal maden suyu akıyor.

Karadeniz’in yemyeşil ve büyüleyici bir yer olduğunu biliyordum ancak bitki örtüsüne bu denli aşık olacağımı hiç tahmin etmemiştim.

Untitled

Köprünün karşısında bakkal var, bidonlar satıyor. Halk gelip doldurup eve götürüyormuş. Madensuyunun tadı çok lezzetli, serin ve içtiğimiz market madensuyu gibi sert değil.

Untitled

Şişelerimizdeki suyu içip bitirdik ve madensuyuyla doldurduk. Hatta benim pipetli şişem, yolda içmek istediğimde yüzüme patladı. Patladı derken baya bir fışırdı yani, içinde maden suyu olduğunu unutmuşuz.

Untitled

Untitled

Untitled


Tur programında bugünün seçmeli aktivitelerinde Fırtına Vadisinde Rafting yazıyordu, Onur ile birlikte biz bu işe baya heves edip yanımıza havlu terlik bile almıştık. Fakat eriyen kar ve yoğun yağışın yarattığı coşku sebebiyle rafting bir süreliğine iptal olmuş, zira akarsular kendilerinden geçercesine yüksek debili akıyor. Hatta bizim rafting yapmak istediğimiz gün bir turist rafting esnasında boğularak hakkın rahmetine kavuşmuş diye haber aldık. Biz de rafting işini bir süreliğine rafa kaldırıp zipline’a koştuk.

Untitled

Untitled

Zipline kısaca, kancaların olduğu bir yelek giyip, çelik halatlarla karşıdan karşıya geçtiğin bir sistem. Bu sistemi yaylalarda, vadilerde, dağ başlarında topladıkları çayları derelerden, akarsulardan ya da direkt olarak aşağı göndermek için de kullanıyorlar, yol üzerinde de bol bol gördük.

Untitled

Untitled

Önce bizi taşır mı acaba bu çelik halatlar diye şüpheye düşsek de oradaki abiler, 5 tona kadar taşıdığını belirtti. Bize güven verdi mi, tabii ki hayır. Peki yine de zipline yaptık mı, kesinlikle evet #yolo.

 

Bu arada benim yükseklik korkum var hem de aşırı derecede, yani böyle zipline’dır kuleye tırmanmaktır önce gaza gelip dayı gibi YAPARIZ YEA diyorum, tepeye çıkınca bi çığlıklar, bi altıma işeme hissiyatı boy gösteriyor. Evet zipline’da tek çığlık atan ve kancalara koala gibi sarılan bendim.


Burası Fırtına Vadisi ve Fırtına Deresi, zipline yaptığımız çelik halatlar yukarıda görülüyor. Rafting esnasında vefat eden turist buradaymış işte. O işten vazgeçildiği iyi oldu diyoruz.

 

Untitled

Zipline heyecanı sonrası yemeğe oturduk. Fırtına Vadisi bölgesinin hatta özellikle Fırtına Dere’sinin ünlü bir balığı, sadece burada yetiştiği söyleniyor, yol boyu bir sürü alabalık çiftliği var. Tatlı su balıkları arasında Türkiye’de yaşayan en lezzetli balıkmış.

Untitled

Kırmızı benekli alabalık, laz böreği, muhlama, mısır ekmeği ve turşu kavurmasından oluşan öğle yemeğimizi yedik. Muhlama buranın mı iyi değildi yoksa genel mi bilemiyorum, ben kafamda baya bi abartmıştım ve abartmama gerek yokmuş. Yerken gözlerimden keyif yaşları süzülecek diyordum, keyifliydi ama ağlamadım öyle diyeyim. Favorim hala turşu kavurması. Sağdaki mısır ekmeği, soldaki turşu kavurması. Muhlama da vardı ama çekmeye değecek kadar iyi ya da asortik değildi dürüst olmak gerekirse. Neredeyse çay tabağına koyacaklarmış o kadar ufaktı.

Untitled

Untitled

Yemek yediğimiz yerde bize bir de tulum çaldılar ve horon öğrettiler. O kısım da baya eğlenceliydi. Bize öğreten çocuk bi ara o kadar hızlandı ki bi süre havada durdu sandık. Şahitlerimiz de var.

Untitled

Tulumcu abi’ye bahşişlerimizi verip, ikram çaylarımızı içip Zilkale yoluna koyulduk.


Untitled

Bu sefer 1,130 metre yüksekliğe Çamlıhemşin/Rize’de bulunan, Kaçkar Dağları Milli Parkı içindeki Zilkale’ye çıkıyoruz. Zilkale’ye çıkış 35 Tl ek ücretli, neden bilmiyorum.

Untitled

Zilkale eski ticaret yollarında emniyet amirliği gibi iş gören, askerlerin olduğu, kervanların girip mola verdiği, bir kaç gün kaldığı bir yer olduğu düşünülüyor.

Untitled

Yine buranın da yapım tarihi belli olmamakla birlikte, Trabzon’da anlattığım Ayasofya Camii/Kilise/Müze’si gibi Kommenoslar devrinde kullanımda olduğu düşünülüyor.

Untitled

Untitled

Öyle bir yer düşünün ki göz hizanızda bulutlar ve iğne atsan yere düşmez görünümlü ormanlar var, ek olarak altından çılgın şiddetiyle bir akarsu geçiyor. Öyle büyüleyici bir manzarası var buranın işte. İnsan asla bıkmıyor.

Untitled

Dağın tepesinde, yine dağlara bakan, yamacın hemen üstünde kocaman bir kale burası. Bana biraz underrated kalmış gibi geldi, diğer turistik atraksyonların yanında, fakat gerçekten Sümela Manastırından aşağı kalır yanı yok. Bizim en beğendiğimiz yerlerden biri oldu, burada game of thrones falan çekilir o derece.

Untitled Untitled

O nasıl manzara arkadaş, neredeyse evrim teorisine olan güvenim sarsılacaktı.

Untitled

Kayalardan sukülent cinsi yabani bitkiler çıkıyor her yerde, bayılıyorum.

Untitled

Kalenin yanında bir de çok minnoş manzaralı bir restoran kafeterya var, o kadar çıktıktan sonra çişiniz gelir, susar, acıkırsınız diye korkmayın yani. Bitki örtüsüne kurban olacağım az sonra, fotoğraflara bakarken yine depreştim.

Untitled


Zilkale’den inerken Çamlıhemşin’in ünlü taş köprülerinde mola verdik. Kilit taşlarıyla ayakta kalan eski yapılar bolca tamir görmüş tabii ki ama ihtişamlarından pek bir şey kaybetmemişler.

Untitled

Ben yine her zamanki gibi çiçeğe böceğe bakarken aklıma, sabah uğradığımız çay fabrikasındaki abinin yeşil çaya kattıkları mor dağ çiçekleri geldi. Dağlardan uzanan çalılarda gördüğüm mor çiçekleri kopardığım gibi gittim bizim Çamlıhemşin’li abinin yanına, sordum bunu mu koyuyorsunuz çaya diye. Bunu koymuyorlarmış ama bu da yeniyormuş, bizi gezdiren yerli abi öyle dedi. Abi ağzına atınca çiçeği ben de yine yedim tabii ki, bi daha nerede bulacağım.

Untitled

Çamlıhemşin’i kıyı kıyı gezerken özellikle yerel halk bize sürekli burada çekilen bir diziden bahsetti. Sevdaluk diye bir dizi çekilmiş sanıyorum burda, sahne sahne, ne nerede olmuş hepsini anlattılar kıvançla. Biz de pek televizyon izlemiyoruz Onur’la ama öyle sevinçli, kıvançlı anlatıyorlardı ki bozuktuya vermedik.

Bu gece Ayder Yaylası’nda kalacağız, fakat şu bir gerçek ki Çamlıhemşin, Ayder Yaylasından çok daha güzeldi. Canına kurban olduğumun Kaçkar Dağları, yine dağa tepeye aşık olduk.

Untitled


Ayder Yaylası’na vardık. Belki de yapılan reklamlardan, ya da Twitter’da dönen AYDER YAYLASI RİZE geyiklerinden olsagerek benim beklentim sanırım biraz büyüktü. Untitled

Yolda gelirken ve gezinin kalanında öyle akıl almaz, öyle kudretli manzaralar, yaylalar, ovalar gördük ki Ayder biraz sönük kaldı.

Ayder Yaylası’nın bu kadar reklam edilmesi oranın tam bir ticarethaneye dönüşmesine sebebiyet vermiş. Alaçatı’nın ağustos ayındaki tam cavcaklı zamanı gibi, her yer neon tabela, her yer dükkan, otel, bakkal, hediyelik eşyacı dolu. Yayla güzel mi, güzel. Ama işte o şimdiye kadar Karadeniz’de karşılaşmadığımız şatafat ve turizm coşkusu ilk başta garip geldi.

Otele yerleşmeden önce Gelintülü Şelalesine gidip gün batırdık. Karlı dağlara yansıyan pespembe bulutlara bakıp yine beynimizi orada bıraktıktan sonra yaylayı gezintiye çıktık.

Untitled Untitled

Untitled

Tüm gezi baştan aşağı tumblr blogu gibi manzara doluydu zaten, şimdi düşününce. Ben ki zaten dağın başında bahçeli bir evde oturuyorum, doğadan bu kadar keyif aldığım olmamıştı sanıyorum.

Untitled

Untitled

Aldığım duyumlara göre Ayder Yaylası’nda oteller pek iyi değil, işletmeler yeni. Bizim kaldığımız otelde bile otel sahibi, yemekten şikayet edince bizimle kavgaya tutuştu ve tatsız anlar yaşandı, turla ilgili firma önerisi yapmama sebeplerimden biri de bu durum zaten.

Untitled


Bu gece Ayder Yaylası’nda konaklayıp, otel sahibiyle leş gibi yemekleri konusunda kavga edeceğiz ve yarın (yani bir sonraki yazıda, ne zaman yazabileceğimi bilemediğim..) Gürcistan Batum’a gideceğiz.

Yazının sonuna snapchat’ten indirdiğim komikli videoları koyayım.

Zilkale dönüşü ilk yazıda bahsettiğim tur arkadaşlarımız çılgın bir dans gösterisi yaptı durduk yere. Gezdikçe oynuyorlar, gezdikçe göbek atıyorlar harika bir ekip.

Serinin ilk yazısını hala okumadıysanız, buradan başlayabilirsiniz.

Gürcistan’da görüşürüz.

Karadeniz ve Doğu Anadolu Gezisi: Trabzon -Rize” üzerine 4 yorum

  1. Harika Berrakcigim. Okafar guzel anlatmissinki ve gorseller ile birlikte bir kitap olmus. Cok begendim. Hep merak ediyordum ortu bocek cekim yspiyo diye. Varmis bir bildigin

    Beğen

yorumunu paylas!

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s