Kaygılar zorbalığa dönüşünce bunu yazdım: Fat Shaming


Gün geçmiyor ki twitter’da kızkardeşlik iç savaş yaşamasın, gün geçmiyor ki kadınlar kadınları kendilerini daha üstün hissetmek için, farkında olmadıkları ataerkil baskı sebebiyle paramparça etmek istemesin, kendini üstün hissedecek de ne olacak ayrı bir konu zaten. Bu esnada içimdeki optimisti durduramayacağım ve diyeceğim ki, bu durum en azından eleştirilen konu hakkında tartışma ortamı sunuyor, meseleleri daha derinlemesine incelememize olanak veriyor, belki literatüre yeni tanımlar kazandırıyor.

Bu aralar sosyal medyada çok fazla beden ve kilo zorbalığı görüyorum, bu zorbalık da genelde “ama” ve “çünkü” destekli sataşmalarla oluyor. Aşağıda örneklerini bulabilirsiniz. Kimsenin ekran görüntüsünü burada paylaşmayacağım, kimseyi hedef göstermek istemiyorum.


 

Aslında politik doğruculukla ilgili bir yazı yazacaktım ama şimdilik onu taslaklara aldım. İfade özgürlüğünü savunduğum kadar, baskılanan azınlıkların temsiliyetini de savunuyorum, fakat söylemler yumuşatıldığı, farklı nitelendiği algı ve uygulanışta her zaman bir farklılık olmadığını da biliyorum, işler karışıyor.

Politik doğruculuğun kavramları tartışılamaz hale getirip, konformist, korunaklı bir balon haline getirdiği oluyor. O balon da, balon olarak kaldığı sürece aslında sorunlar tam olarak çözülmüyor. Bu sebeple, en azından şu an tartışacağım konu hakkında, “şişmanlar götünü kaldırsın bahane bulmasınlar dombikliklerine” diyenlerin de ifade özgürlüğünü savunurum, “şişmanlık çirkinliktir” diyenin de.

Kendimi şişmanlar sözcüsü ilan etmek istemem, herkesin fazla kilosu kendine, ama beden politikası ilgi alanıma giren bir konu ve fazla kilom var, o yüzden rahat duramayıp bu konuda bir kaç kelam daha etmek istiyorum. Daha önceki body positivity yazılarım şunlar.

Bugünki yazının konusu body positivity (beden olumlaması) üzerinden Kaygı Trollüğü (concern trolling) yapanlar.

Yani aslında sizinle aynı fikirlerde olduğunu belirten birinin, savunduklarıyla çelişen ya da konuyla alakasız sorular sorarak, endişe duyduğu, ateşli bir şekilde eleştirdiği konuya çare aramaktansa ad hominem (adam karalama safsatası) denizlerinde yüzerek kendini haklı çıkarmaya çalışması.

Örnek:

Concern troll: “Body Positivity, kişinin bedeniyle barışık olması harika AMA sevdiğim birinin sağlığını gözlerimin önünde yitiriyor olmasını kabul edemem, şişmanlık hastalıktır.”

Concern troll #2: “Kendinle barışık olmanı destekliyorum, ama kilo sorunu toplum sağlığını kötü etkiliyor, body positivity obezite güzellemesi yapıyor, obeziteyle ilgili hiç bir şey güzel değil.”

“Kendinle barışık olmak” –mış, bu lafa da bayılıyorum, yav ben kendimle neden küseyim, kendimle küsersem kendimi nasıl geliştireyim.

(Bu concern trolling denen hadisenin, propaganda olarak siyasi kullanımla ortalığı birbirine katmış versiyonu da var, onun adı da Whataboutism, tam sovyet havası, merak edenler inceleyebilir.)


Şimdi endişe dolu kimselerin bu konu hakkındaki sorularına kendimce cevaplar vereceğim, obezitenin hastalıklara kapı araladığını biliyoruz, araştırmalar, testler yapılıyor, çözümler üretiliyor.

Ancak bu işin bir de daha derinlemesine araştırmalarla incelenen öbür yüzü var, obeziteyi hastalık sınıfına koyma kısmına eleştirel bakan, şayet ki bir hastalıksa, bunun tespit edilme yöntemlerini irdeleyen ve daha kökten ,sürdürülebilir çözümler arayan, konuyu tıbbi verilerin yanında psikolojik etkenler altında araştıranlar.

Ben araştırdığım ve bildiğim kadarıyla onlardan bahsedeceğim. Bunu da genel olarak fazla kilolu kimselere verilen, bazen önyargılı, bazen yardımcı olacağı düşünülen tepkiler üzerinden, mümkün olduğunca belgelerle ve kendi tecrübelerimle açıklayacağım.

“Kilo aldığın için depresyondasın, zayıflasan kendini daha iyi hissedersin”

Depresyonun yoğun sigara tüketimi kadar kalp sağlığına negatif etkisi olduğunu biliyor muydunuz? Peki özellikle biz kilo almaya elverişli olan bünyelerin, depresyon ve kilo sorunlarının dev bir kısır döngü olduğunu?

İşler çoğu zaman şöyle yürüyor.

  • depresyon >
  • sıkı bir şok diyet (çünkü kilo versen mutlu hissedeceksin sanıyorsun) >
  • en yasaklı yiyeceği canımızın çekmesi >
  • diyete katlanamayıp o şeyi yemek >
  • pişmanlık, kendini olduğundan daha da çirkin ve işe yaramaz hissetmek >
  • köprüleri yakıp bi daha mı gelicem dünyaya hissiyle daha çok yemek >
  • suçluluk duygusu, kendinden nefret etmek, kontrolden çıktığını düşünmek >
  • yemek yemeyi reddetmek ya da minimum tüketim, müshil, bitki çayı, kusma >
  • depresyon >

Benim deneyimimde depresyon hep en zayıf olduğum zamanda başladı ve maşallahım varken bitti. Bitmesinde mutlu olma sebeplerimi, giydiğim beden ölçüsünün dışına çıkarmayı öğrenmemin etkisi büyük. Şimdi ise kilo veriyorum üstelik diyet bile yapmadan.

diets

Ayrıca yaşam tarzını değiştirmeden, kilo verince mutlu olacağını sanarak kısa vadeli çözümler üretmek, kilo almaktan ya da kilo korumaktan çok daha tehlikeli.

Periyodik olarak kilo alıp verenlerin, kilolarını sabit koruyanlara göre daha kısa yaşadığı, daha çok sağlık problemi yaşadığı bazı kesimlerce araştırılmış bir mesele.

“Şişmanlığı romantize etmek insanları sağlıksızlığa teşvik ediyor, şişmansın işte kabullenme, kıçını kaldır”

Ay sanki biz şişman olduğumuzu bilmiyoruz, sanki dergiler, diziler, filmler, ünlüler, eltimiz, belki patronumuz ve iş arkadaşlarımız her gün ne kadar da şişman olduğumuzu, asla güzel kabul edilmeyeceğimizi hatırlatmıyormuş gibi bir de sen çıkmış diyorsun ki, şişmanlık sağlıksız olduğu için çirkinliktir.  İki dakika nefes alabilir miyiz? Bi süre en azından kendimizi iyi hissedebilir miyiz izin verirsen? İzin vermeyeceğim diyorsan okumaya devam edebilirsin, fikrin değişebilir.

Senin romantize ediliyor, yüceltiliyor dediğin mesele aslında şişmanlığı normalleştirme demek oluyor. Normal olması, insanların hayat kalitesini arttırıp,  her yönden gelen baskılardan en azından birini azaltıp, gündelik hayatımızda sağlıklı seçimler yapmamıza yardımcı oluyor.

Araştırmalar diyor ki, kişiler baskı altında hissettiği zaman binge eating‘e doğru amansız bir yolculuğa çıkıyor. Yukarda bahsettiğim gibi, depresyon, kilo alma, kilo verme, tıkanırcasına yeme, bunlar hep beslenme bozukluklarında sırasıyla yaşanan olaylar.

Araştırmalar kanıtlıyor demem bile yanlış, çünkü kanıtlamış işte adamlar literatürde böyle yazıyor. Çok istiyorsan zayıflamamı strese sokma kardeş! Bırak da ben isteyeyim kilo vermeyi, kilo vermeyi de değil aslında işte, sağlıklı tüketim tercihleri yapmayı. Ne diyeyim artık dilimde tüy bitti.

Obezite’nin sağlık açısından risk faktörü olduğu doğru, kimse bunu inkar etmiyor fakat obeziteyi hastalık olarak sınıflandırmak, kişilere “obezim hastayım yapacak bir şey yok” mentalitesini aşılayıp, aslında kendi kontrollerinde olan bir meseleyi öyle değilmiş gibi sunarak, otonomluğu baltalayıp, güçsüzleştirmeye sebep oluyor. Kişileri, kendi sağlıkları konusunda pasif katılımcılar yerine koyuyor yani. Amerikan Tıp Derneği’nin (AMA) obeziteyi hastalık sınıfına almasına gelen eleştirilerden biri bu.

Obezite hastalık değil, bir risk faktörüdür diyorlar. “Biri obezite hastalığı kapabilir mi? Ya da obezite hastalığı geliştirebilir mi?”

Kişi yanlış tercihler (sınıfları ve gelir düzeyleri yüzünden sağlıksız bir hayat sürme de olabilir), farklı medikal tedavi ve hastalıkların (psikiyatrik hastalıklar da dahil) etkileri (kortizon tedavizi, tiroid sorunları, antidepresanlar, yumurtalık kistleri, ameliyatlar…vb) sebebiyle kilo alır. Genetiğimizin bile obezite konusunda rol oynadığı konuşuluyor.

Obezitenin önlenmesi de, öncelikle çocuk yaştan itibaren kişinin beslenme ve egzersiz konularından bilinçlendirilmeye başlanması, yetişkinlerde ise öncesinde var olan (mental ve fiziksel) sağlık sorunlarının iyileştirilmesi ve kişinin daha sağlıklı beslenip, gerekiyorsa aldığı kalori miktarını düşürerek egzersiz yapmasıyla sağlanır.

40 milyar dolarlık zayıflama endüstrisi daha çok para yapacak diye, obeziteye hastalık dedirtmeyeceğiz, diyorlar.

Obezite hastalıksa, balık etliler “biraz hasta” olarak mı sınıflandırılsın? diye soruyor bir akademik daha. İlgilenenler linkler üzerinden okumalar yapabilir dilerlerse.

“Ben çok sevdiğim X’in kilosu yüzünden sağlık problemi yaşamasını istemiyorum, o yüzden dalga geçiyorum”

Öncelikle biriyle dalga geçerek, birini utandırarak, yerin dibine sokarak, isim takarak ona yardım ettiğini düşünmen gerçekten şaşkınlık verici. Sosyopatlığın bir alt kademesinde olup niyetinin bu denli minnoş oluşu kafamı karıştırıyor.

Biriyle gurur kırıcı şekilde dalga geçiyorsan, kötü birisin demektir.

Kabadayılığa maruz kalmak kişiye uzun dönemlik bir sağlıklı hayat değişikliği yaptırmıyor, kilo verdirmiyor, tam tersine negatif etkilere sebep oluyor. bu konuda, kabadayılığın hiç bir bahanesi olamaz. Herhangi bir konuda zorbalık kabul edilemez bir davranış zaten.

Bir sağlıklı yaşam gurusu ve diyetisyen olan Dr. Yasemin Bradley, köşe yazısında şöyle diyor;

Ben ne düşünüyorum? Bence obezite bir durum. Yanlış beslenme ve hareketsizliğin yol açtığı bir hal. Sürekli ‘Şişmanlığın nedeni çok yemek, daha az yiyin, hareket edin’ diye tekrarlamak bir çözüm sağlamıyor, çok açık ortada… Toplum olarak hep beraber el ele, kafa kafaya verip hor görerek değil, empati kurarak şişman sayısını azaltmaya çalışmamız gerekiyor.

Şimdi gelelim benim tecrübelerime. Biz bazı şişmanların bildiği bir şey var, o da stres altında genelde yemeğe sarılmamız. Buna yabancılar binge eating de diyor, tek seferde aşırı yeme diye çevirmişler. Fakat bu tanımda eksik olan şey, bunu içgüdüsel olarak yaptığımız. Hayatta hiç bir yerde umut göremeyince, çözümü yemekte alıyoruz. Yani baya bağımlı gibi, inanır mısın insan kendine hakim olamıyor o kadar mutsuzken. Dev bir kek yersen, yediğin süre boyunca hiç bir şeyi düşünmeyip, anı yaşayıp #yolo diye takılıyorsun. O 10-15 dakika sonrası bir pişmanlık sarıyor her tarafını, daha da beter hissediyorsun. Böyle bir kısır döngü işte.

Binge eating ve blumia/anorexia birbiriyle çoğu zaman elele gelişen sendromlar, aşırı tüketim sonrası kişi kendini suçlu hissedip ya 1-2 günlük oruçlar tutarak, ya da yediklerini kusarak bir “purge” yaşıyor. İkisi de beden dismorfi bozukluğu, ikisi de mutsuzluk, özgüven eksikliği ve stres kaynaklı. Blumia ve anoreksiya’da kişi purge yani arınma ile bir süre beslenmez ya da yediklerini kusarken, tıkanırcasına yeme bozukluğunda (binge) bu arınma yaşanmıyor.

emotional_eating_cycle.jpg

Acıyla başa çıkma yöntemi gibi düşün bunu. O acı, o mutsuzluk nereden geliyor peki? Belki kendimizi güzel hissetmediğimiz için, belki senin gibi biri yardım etmek isterken işleri eline yüzüne bulaştırdığı için, belki bambaşka bir sebebi var… Adı konmamış olsa bile bunu en azından bir dönem yaşamış olan insanların olduğunu tahmin ediyorum.

Kanıtlanan tek şey ise stres altındaki kilolu kişilerin, daha çok yemek yemesi. Bu da tabii ki bitmek bilmeyen bir kilo alma verme haline geliyor. Şok diyet üstüne, fizyolojine uymayan diyetler, diyet adı altında saçma sapan beslenme şekilleri, daha fazla şişkinlik, daha fazla endişe, fakat en önemlisi sürdürülemeyen, sağlıksız bir beslenme ve hayat tarzı.

Tasasız insanların kendileri için daha sağlıklı seçimler yaptığı kaç kere kanıtlandı, aklı mantığı olan zaten bunun böyle olduğunun çıkarımını yapar. Pasif agresifliğini, kendini üstün görme ihtiyacını anlıyorum fakat bu kadar endişeliysen arkadaşın adına, bunu yapmazsın.

Aynı şekilde blumia/anoreksiada da, tedavilerin asla agresif bir biçimde yönetilmemesi önemlidir diyorlar, kişiyi depresyona, intihara sürüklememelidir. Hastalığın sebep bilgisinde (etyolojisinde) ise şunlar yazıyor.

1) Sosyokültürel Faktörler: Kültürel olarak günümüzde, obesite kuvvetle kötülenmekte ve zayıf olmak idealize edilmektedir. Kadınlar üzerinde kariyer sahibi olmak ve geleneksel roller arasında ortaya çıkan çatışmalar, kişisel kontrolü sağlamaya yönelik çabaları arttırmaktadır. Bazı meslekler ise modellik, balerinlik gibi doğrudan fizik görünüme bağlıdır. Bu meslek gruplarındaki kadınlar yeme bozuklukları için yüksek risk taşırlar.

2) Ailesel Faktörler: Aile öyküsünde depresif bozukluk, alkolizm, obesite veya yeme bozukluğu bulunması, kişide yeme bozukluğu gelişme riskini attırmaktadır. Monozigot ikizlerde, anoreksia nervoza korkordans oranı %50 iken, dizigot ikizlerde bu oran %10’dur. Fakat bunun genetik yatkınlık sonucu mu, yoksa ailenin kişinin gelişimindeki rollerinin sonucu mu olduğunu ayırt etmek çok zordur. Ailenin diet davranışı, kilo ve vücut imajı ile ilgili tutumu çok etkili olmaktadır.

3) Bireysel Faktörler: Kişisel çaresizlik, kontrolünü kaybetme korkuları, diğerlerinin düşüncelerine bağımlı bir “self-esteem”, “hep ya da hiç” şeklinde bir düşünce biçimi gibi faktörler yeme bozuklukları için yatkınlığı arttırmaktadır. Özellikle bulimia nervoza için, premorbid obesite bulunması riski arttırmaktadır. Kadınlarda, juvenil diabetus mellitus ve çocuklukta cinsel kötüye kullanım öyküsü yeme bozukluğu riskini attırır. Bu tür problemler kişide çaresizlik ve kendi vücudundan hoşnut olmama duygularının gelişimini kolaylaştırır. Borderline kişilik bozukluğu ile bulimia arasında bağlantı olduğuna ilişkin görüşler vardır. Psikanalitik teorilere göre ise, anoreksia nervoza oral fantazilere kaşı bir defans veya oral regresyon sonucu gelişmektedir.

Demiyorum ki şişmanlara iyi davranın, iyi davranın ki zayıflasınlar. İyi davranmayın ama yollarına taş koymayın. Zamanı geldiğinde kendi kendimize de yeterince mutsuz olabiliyoruz.

Bırakınız bilinçlenelim, bırakınız kendimiz adına sağlıklı tercihler yapalım. İlla yardımcı olmak istiyorsanız, bizi bu kadar önemsiyorsanız, motivasyonu kendinize uyguladığınız, mutlu ve sağlıklı hayat görüşünüzle sağlayabilirsiniz mesela.

“Şişmanlık hastalıktır, BMI ölçümlerine göre sen hastasın”

Marilyn Wann’ın konuşmasında söylediği bir söz var, “herhangi bir kimsenin şişman bir insana baktığında kesin olarak tespit edebileceği tek şey, kiloya karşı olan önyargısının seviyesidir.”

Şunu inkar asla etmiyorum, fazla kilo sağlık sorunlarına aralık kapı bırakıyor. Fakat bu demek değil ki tüm şişmanlar sağlıksızdır.

Beden kütle endeksi (BMI) ile birinin sağlıklı olup olmadığını anlayamazsınız. Bunu ancak kan tahlili ve diğer kapsamlı tıbbi testler ve iyi bir doktor belirleyebilir. BMI ölçümü şaibeli bir ölçüm yöntemi zaten, abdominal yağlanma oranını, kişinin günlük fiziksel aktivitesini, yaşını, beden şeklini, genetik özelliklerini hiç düşünmeyip, kilo ve boy ortalaması alıyor ve size diyor ki, çok zayıfsın, zayıfsın, normalsin, şişmansın, obezsin, morbid obezsin.

Kilo ve sağlık korelasyonuna “one size fits all” (herkese tek beden yaklaşımı) uygulamak çok yanlış. 1800’lerde bir matematikçinin bulduğu bu yöntem aslında tek bir kişinin kilo/ sağlık ölçümü için değil, erkek popülasyonunun ölçümü için tasarlanmış bir sistem.

BMI’ın bireysel kullanımının eleştirildiği onlarca ayrı konu var, biri de obezite paradoxu denen araştırma. Kanada’da yapılan 7 yıllık araştırma, 40 yaş üstü 49.500 kadın ve 5.000 erkek ile yapılmış. Düşük BMI ve yüksek yağ oranı olan kimselerin ölüm oranı daha yüksek çıkıyor.

Buna ek olarak, bir diğer araştırma ise dünyadaki en yüksek diyabetli hasta sayılarını ellerinde tutan Çin ve Hindistan’daki diyabet hastalarının düşük BMI oranlarıyla ilgili. Asyalıların düşük beden ağırlıklarıyla bile neden diyabet riskine daha yatkın oldukları araştırılıyor. Beden kütle endeksleri düşük olmasına rağmen, endeksleri daha yüksek olan etnik gruplara göre beden yağlanmaları (özellikle abdominal bölgede) %2-5 oranında daha fazla olduğu için Asyalılar, hispanik ve siyahilere göre daha büyük risk taşıyorlar.

Zayıflamaya zorladığınız kişinin, hangi yöntemle zayıfladığına göre sağlıklı olacağının garantisi yok yani.

İlla ben BMI kullanacağım diyorsanız, araştırmalara göre “fazla kilolu” kabul edilen insanların, “normal” kabul edilen insanlardan daha uzun yaşadığını, “obez” kabul edilenlerinse “normal” kabul edilenlerle aynı süre hayatta kaldığını bilin.

BMI ölçümüne göre The Rock obez sayılıyor, halbuki adamın yağ oranı en depresif halimin hayattan beklentileri kadar düşük.

Tyra Banks de öyle, Sylvester Stallone, Mel Gibson bunlar da obez sayılıyor. Çünkü BMI ölçümü, kas ağırlığı / oranı, su, şişkinlik, bölgesel yağlanma ölçümlerini kapsamıyor. Boy ve kilonuzu giriyorsunuz, size sağlıklı ya da sağlıksız diyor. Kalça – bel oranı ölçümü, tek başına yeterli olmamakla birlikte çok daha doğru bir ölçüm çeşidi.

Bakın çok basit bir çıkarım sistemi göstereceğim, hep seçmece araştırmalar koyuyorsun linklere, ben tatmin olmadım, anlamadım diyen olursa bunu kullansın. Google’a hemen şimdi, “obezite nasıl önlenir”, ya da “how to prevent obesity” yazın. Ne çıkıyor, sağlıklı beslenme ve aktiviteye teşvik sağlayın çıkıyor.

Şimdi de “how to change into a healthy lifestyle” yazın ilk çıkan link bu. Diyor ki bir anda olmuyor, köklü değişim lazım, bu kolay değil ama çevrenizdeki negatif faktörleri elediğinde ulaşması daha kolay. Çevreniz de sağlıklı tercihler yapmaya başlarsa çok daha kolay.

Söylenmeyi bırakıp, siz de sağlıklı tercihler yapın diyor yani. Yazıda ayrıca diyor ki davranışsal terapi uygulamasıyla özgüvenin geri kazanımı ve bilinçli beslenme eğitimi ile binge eating tedavisi görenler uzun vadede sağlıklı kilolarına ulaşıp, sağlıklı seçimler yapmayı bir hayat tarzı olarak sürdürebilirken, diyet ile obezite tedavisi uygulayanlar kilo veriyor, fakat bu uzun soluklu bir hayat tarzı değişikliği yaşamıyor, ve genelde verdikleri kiloları geri alıyorlar. Şimdilerde hem daha hızlı bir şekilde kilo verdiren hem de tıkabasa yeme sendromunu çözen, diyet ve terapi destekli yeni bir tedavi deneniyormuş.

Of şiştim. Yine de bilim süper, hem de öyle 1980’lerden kalma makaleler, araştırmalar değil bunlar, bilim dediğimiz şey ilerleyen bir şey biliyorsunuz, güncelini okumak lazım… BMI falan hikaye yani.

80’lerden beri stigmatize edilerek, BMI gibi bireysel kullanımda dalgalı ve tartışmalı sonuçlar veren bir tespit sistemi kullanılarak, diyet propagandalarıyla çözülmeye çalışılıp kilo probleminden daha büyük sağlık sorunları yaratan bu yaklaşımlar yüzünden, kilo sorunlu şu an tarihinin en trajik dönemini yaşıyor.

Bu çözüm yöntemleri, belki de sorunu yüzeysel ele aldıkları için işe yaramadı.

Özetle, benim anladığım, toplumlarda kilo kaynaklı sağlık sorunlarının temelden iyileştirilmesinin en iyi yolu, toplumu pozitif olumlama ile sağlıklı tercihler yapmaya ve kişilerin kendilerine uygun olan fiziksel aktivitelere yönelmesini sağlamak, sağduyu oluşturmak.

“Body Positivity’nin feminizmle alakası yok, toplumun güzellik normlarıyla alakası yok.”

Body positivity, yani beden olumlaması, her bedenin sevilmeye, kişisel bakıma, temsiliyete ve kabullenilmeye değer olduğunu savunan bir kavramdır. Ne kadar çılgın bir fikir değil mi? Tüm bedenlerin güzel hissetmeye hakkı olduğunu savunmak falan tam bir çılgınlık.

Beden olumlaması, ana akım medyada (reklam, film, dizi, dergi, basın, yayın, pazarlama kanalları) temsil edilen beyaz ve ince bedenin “olması gereken” ve “normal” adı altında standardize edilen güzellik ve sağlık ölçüsü olarak kabul edilmesini eleştirir. Beyaz (caucasian) ve ince figürlü olmayan bedenlerin marjinalize edilmesine, ötekileştirilmesine karşı çıkar.

Dış görünüş üzerinden sağlık ve karekter çıkarımları yapılmasının önüne geçmeye çalışır. Kişi tıbbi olarak şişman, morbid obez, anoreksik, blumik kabul edilse bile, her standart kabul edilen beden kadar, onların da kabul görmesini destekler.

Bu akım, daha çok eleştirilen, daha az görünürlüğe sahip olan standart dışı bedenleri daha çok görünüm sağlar, çünkü ayrımcılığa uğrayanlar onlardır. Daha az temsil edilen bu bedenler genelde standardın üstünde kilo ve ölçülerdedir.

Aynı şekilde, beden olumlaması aslında tüm cinsiyet ve yönelimleri kucaklar, fakat baskılanan ve tarih boyu regüle edilmeye çalışılan bedenler çoğunlukla kadın bedenleri olduğu için görünürlüğü daha çok kadın bedenlerinin özgürleştirilmesi üzerinedir. Fakat bu da eleştirilir.

Örnek olarak, sokaktan geçen insanlara “şişmanın tersi nedir?” diye sorduklarında, çoğukluk “normaldir” ya da “sağlıklıdır”  der. “Obezin tersi nedir?” diye sorduklarında “zayıf” derler, halbuki obezin tersi “aşırı zayıf”tır. Beden olumlaması BMI ölçümlerine de karşı çıkar, çünkü BMI sağlık ve beden etiketlenmesine yeterli veri sağlayan bir sistem değildir. Bu ölçüm kişiden kişiye farklı sonuçlar çıkartır, sonucu dalgalandırır. Fakat yine de obezitenin saptanmasında kullanılan neredeyse tek yöntem BMI’dır, body positivity bununla da savaşır.

Giyim endüstrisinde, büyük beden‘in tersi küçük beden değil, standart bedendir. Body positivity bunu da eleştirir fakat çoğu zaman, büyük beden (plus size)  ve şişman(fat) gibi kavramları kucaklar, çünkü bu kavramları negatif çağrışımlardan çıkarıp, bir özellik olarak kullanma amacındadır.

Özellikle kadın bedeninin ince olma baskılarına karşı gelir. İdeallerin içselleştirilmesine de karşı gelir. Kesişimsel(intersectional) feminizme girer. Beden politikalarıyla anılır. Kişiye kendi bedeni üzerinden otonom kazandırma amacıyla hareket eder.

cppag8lukaagnjr

Bazı açılardan radikal bile sayılabilir, çünkü estetik normlarına karşı koyar, nasıl giyinirseniz daha ince görünürsünüz, hangi vücut tipi daha seksidir, tüylerden kurtulmanın acısız yolu gibi idealleştirilmiş ve kadını bedeni üzerinden pazarlama alt metni ile resmedilen/dikte edilen tüm içeriklerin karşısında durur. Kısaca “you do you” der. “Nasıl istersen öyle yap!”

Yani feminizmle alakası vardır.

Toplumun güzellik algısıyla tabii ki alakası vardır, yukarıda söylediklerimi baştan farklı cümlelerle yazmayacağım. Ataerkinin baskıcı kurallarına baş kaldırıyor, bireyleri güçlendiriyor.

Pozitif bir beden algısının önemi, sadece şişmanlık konusunda değil anoreksiya, blumia gibi beslenme bozukluklarının önüne geçmesi, bireye bedeni üzerinde sahip olduğu gücü hatırlatmasıyla ve tek sorumlunun kendisi olduğunu bilinçlendirmesiyle Amerikan Beslenme Bozuklukları Vakfı‘nda dahi yerini almıştır.

Beden algısı olumlama, toplumun istediği yüzeysel standardı yakalamayı değil, bedeninin ihtiyacı olan doğru ve sağlıklı beslenme ve bakımı ona sunmanı, kendine vermen gereken değeri hatırlatır. En basitinden, açlık ve doygunluk hissine güvenmeni, hata yaparsan kendini affetmeni, kendine bakamayacak kadar büyük psikolojik sıkıntıları yaşamamanı ister.

Her akım gibi bunun da eleştirilen noktaları vardır, body positive queer ve lgbti+ temsiliyetinin az olması gibi. Engelli bireylere yeterince temsiliyet vermemesi gibi.

Fakat en büyük yanılgı, beden algısı olumlamanın tembelliğe bahane olduğu, bütün gün kanepeye devrilip abur cubur yemek ve hiç bir şeyi umursamamak olduğu.

Aslında gerçekten bedenine olumlu bakmaya çalışmak, sinir bozmadan sağlıklı seçimler yapmaya çalışmak kolay değil. Body positivity, hata yaptığın ya da kendini kötü hissettiğin zaman verdiğin aşırı tepkileri, ve sanılanın tersine kendini salmayı önleme konusunda oldukça yardımcı.

Fakat yine de kendi bedeninde mutlu olan, bedeninin sorumluluğunu alan kimseleri görmek sizi rahatsız ediyorsa, problem sizde olabilir.


Hayatın her anında kiloyla, görünüşle dalga geçecek birileri olacak. Kendini üstün hissedecek bahaneler yaratacak kişiler de olacak. Bu üstün hissetme hali kimi zaman beden üzerinden, kimi zaman statü üzerinden kimi zaman gelir düzeyi ve sınıf üzerinden olacak. Ben bu yazıyı, “katılıyorum AMA” diyenler için yazdım. Yoksa karşılaştığım özgüven sorunlu kimselerle, çok da huhatam olmuyorum. Kendi özgüven problemlerimi kontrol altında tutup tercihlerimi olumlu yönlerde tutmak yeterince vaktimi alıyor.

Sahip olduğum isim sayesinde ilkokuldan beri zırhım kalın zaten.lol.

353707c0-4aea-0133-8f11-0e17bac22e39

Yukarıda sıraladığım her araştırmanın tersini savunan araştırmalar da var, okuyun, araştırın, kim ne yazmış, yazdıktan sonraki çalışmalarında ne demiş öğrenip öyle kesin hükümler verin. Yardım almaktan çekinmeyin, size ve hayat tarzınıza uygun olmayan yöntemleri uygulamamaya çalışın.

Her tezin bir anti tezi var, araştırmalar ne olursa olsun kendinize uygun yöntem ve yaklaşımı bulmak size kalmış. Benim örneğimde sıkı rejimler, disiplinli spor, aşırı sıkı bir beslenme düzeni işe yaramadı, yaramadığı gibi işleri daha da karmaşıklaştırdı, beni daha da sağlıksızlaştırdı, çünkü hayat tarzıma uygun değildi ve bu düzeni idare etmeye çalışmak büyük bir baskıya dönüştü.

Bu pozitif beden algısı, body positivity meselelerinin içersinde (özellikle blogger tayfasında) benim de eleştirdiğim noktalar var, hep bu yukarıda anlattığım gibi minnoş değil durumlar. Fakat benim cevap bulduğum, uzmanların da onayladığı, faydasını gördüğüm noktaları bunlardı.

Yazılarımda bu kadar çok araştırma, makale, köşe yazısı kullanmamın sebebi, uzmanların söyleyeceklerine de yer vermek isteyişimden. Ben bu konuların uzmanı değilim, kendi fikirlerimi belirtirken kimseyi yanlış yönlendirmek istemem. Blogger olmak tecrübe paylaşmak, fikir paylaşmak demek fakat bu gibi konularda “kaynak: götüm” demek kadar komik bir şey yok :).

Esenlikler.

Kaygılar zorbalığa dönüşünce bunu yazdım: Fat Shaming” üzerine 4 yorum

  1. Merhaba Berrak,

    Kilo alıp verme, rejim konularındaki durumlarına seni takip ettiğim ve yazılarını okuduğum kadarıyla aşinayım ve çok iyi anlayanlardan biriyim. Çok küçük yaşlarda diyet yapmaya başladım. Sırf kendimi beğenmiyorum diye! Sırf daha zayıf olmak daha güzel bir şey diye düşündürüldüğünden! Nihayetinde ben kiloları verdim Berrak ne kadar sağlıklı şekilde olduğu tartışılır. Ekmek ve hamur ürünleri yemeyi keserek 1 sene içinde verdim 14 kiloyu. Sonra da bir daha delicesine korktuğumdan hep yememe içmeme dikkat ettiğimden almadım kiloları geriye ama kendimi müthiş hissettim mi? Yoo. Bu dediğimi 8 sene önce yaptım ama bugün hala yememe içmeme dikkat ediyorum. Fakat sadece 5 aydır gerçekten daha mutluyum. Sebebi de şu: Glutene hassasiyetim olduğunu keşfettim. Kilo verdiğim dönemde kesmiştim hamur ürünlerini ama zayıfladıktan sonra daha dikkatli şekilde az da olsa yiyordum. Meğer tüm enerjimi sömüren şey oymuş. Biraz bile yemek yesem yatıp kalkmamak geliyordu içimden. Hiçbir yapmak istemiyordum. Enerjim kalmıyordu. Yani demek istediğim şu ki gıda intoleransları bence kişinin hayatını zindana çeviren bir şey. Belki vücudu inanılmaz yoruyor ve enerji soğuruyor yediğimiz kimi şeyler. Ben bunu keşfettim. Tamamen şans eseri araştırmalarım sırasında. Kilomda değişim oldu mu iki üç kilo kadar oldu fakat enerjim i-na-nıl-maz arttı. Bu arada ben şu an normal kategorisine giren bir kilo ve boydayım. İnsanlar yediklerime dikkat ediyorum dediğimde direkt “amaan senin neyin var zayıfsın bile diyor” bilmiyorlar ki bunu daha çok zayıflamak için değil enerjimi yüksek tutmam ve hayattan daha çok keyif almak için yapıyorum. İnan önceleri banyoya girdiğimde vücuduma bakıp ağladığım olurdu filmlerdeki gibi. Bu psikolojiyi yaşayan bilir. Diyeceğim şu ki bence vücudu tanımak neye nasıl reaksiyon verdiğini bilmek bence çok çok çok önemli. Çünkü bu şekilde enerjiyi artırmak her şeyi yapabileceği hissi veriyor insana. Bu konuda araştırmaların var mıydı yazılarında bahsetmiş miydin şu an hatırlayamadım ama tecrübelerimden edindiğim bilgilerle üzerinde durulması gereken önemli bir şey diye düşündüğümden yazmak istedim. Yazı çok güzel olmuş bu arada 🙂 Şahane günler dilerim. 🙂

    Liked by 1 kişi

  2. Bir tıp öğrencisi olarak sonunda bu konuyla ilgili literatür taramasıyla kişisel yorumların birleştirildiği bir yazı okumak beni gerçekten çok mutlu etti ! Kişisel bloglarda ya da instagram hesaplarında herkes kendi deneyimini paylaşıyor elbette ama psikolojik, sosyal ve bedensel birçok konuyla iç içe bu kadar hassas bir konuda biraz daha bilimsellik gerek gibi 🐄 dankeşön!

    Liked by 1 kişi

yorumunu paylas!

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s